Yazmak

Yaşanılanın aynen bir kurgu esere ya da filme aktarılması bir sanat olamayacağı gibi istenilen amaca da hizmet etmeyecektir.

Yıllardır görmediğiniz bir yakınınız bir gün çıkageldi ve birlikte hasret gidermeye başladınız. Onunla öyle saatler  geçirdiniz ki belki de hayatınızın en keyifli zamanları oldu. Ruhsal durumunuzda bir değişime yol açtı ve bunu yazmak istediniz. 

Bir kere, yaşanan hadisedeki bütün şartlar harfiyen yerine getirilse, aynı mekan sağlansa, karekterlere tıpatıp benzerleri bulunsa hatta bizzat aynı karakterler konsa ve siz de kendi yerinizde olsanız yine de çekim bittiğinde aynı duyguları yaşamayacaksınız. Dünyada zamanda yolculuk mümkün olsa hemen hemen herkes en mutlu olduğu anlardan birine gidecektir. Ancak hiçbirisi o anda yaşadığı deneyimin aynısını yaşayamayacak ve belki de hayal kırıklığına dahi uğrayabilecektir. Çünkü o, o anda yaşandı ve bitti. Her şey değişmekte. Dünyanın bile yeri her saniye değişmekte. Neden böyle? Nedeni basit çünkü zaman kavramı var. Zamanın doğası gereği de her şey değiştiğinden aynı şeyleri ve aynı duyguları yaşamak mümkün değil. Bu ancak zaman mefhumunun olmadığı bir mekanda mümkün olabilirdi.

Bir duyguyu yaşamak kadar verebilmek de önemlidir. Bazen yüzlerce sayfa kitabın anlatamadığını tek bir sahne anlatabilir. Tarkovski şöyle bir örnek verir: “Bir grup insan, kurşuna dizilecektir. Bir hastane duvarının dibinde, çamur birikintileri arasında bekleşirler. Mevsim sonbahar. Ölüme mahkum bu insanlara paltolarını ve ayakkabılarını çıkartmaları emredilir. İçlerinden biri, bu emir üzerine gruptan ayrılarak yırtık çoraplarıyla uzun süre çamurda gezinir. Amacı, bir dakika sonra kullanamayacağı paltosunu ve çizmesini koyacak kuru bir yer bulmaktır.” 

İşte bu sahne bir çok insanlık durumunu bir kaç saniyede anlatır. Yine bir başka örnekte yerde yatan adam kafasından vurulmak üzeredir. Ondan öncekiler teker teker vurulmuş sıra ona gelmiştir. Bir kaç saniye sonra hayata veda edeceği kesindir. Ama yine de cebindeki mektuba sahip çıkar.

        Lajos Egri, “Önermenin iyisi, yazarını yansıtandır.” der. İstediğiniz kadar güzel bir hikaye yazın, Lajos Egri’nin örneğindeki gibi kusursuz bir cinayet yazın, eğer bir önermeniz yoksa pek de bir manası yoktur. Neden cinayet işlenmiş, arkasındaki psikolojik sebep ne, derinliği ne? İlgimizi çeken cinayetin kendisinden çok ardındaki gerçeklerdir. Aksi halde sinema tutkusu kan görme isteği olurdu.  

En çok düştüğümüz hatalardan biri de bir hikayenin peşine düşüp temayı ıskalamak. Bazen çevremizde öyle ilginç hadiseler oluyor ki bunu yazmak lazım, bunun filmi yapılması lazım diyorsunuz. Örneğin, trafikte bir kavga çıktı sürücülerden biri diğer araca saldırdı. Ve içinden çıkan adamı öldüresiye dövdü. Bu olaydan çok etkilenip senaryosunu yazmaya kalktınız. Peki önermeniz ne? Toplumsal şiddet değil, çünkü o olsa olsa konusu olurdu. Tema tamamen yazarın kendi iç dünyasıyla ilgili olup belki de olaydan çok daha önem kazanmaktadır. Olaydan etkilenme sebebiniz salt olayın vehameti ise henüz bu olay senaryolaştırılabilecek bir hikaye haline gelmemiştir. Hadi onu senaryolaştıralım.

  Siz bu olayı gördünüz etkilendiniz. Peki neden? İstanbul trafiği… Siz olaya bu açıdan bakıp, “İstanbul trafiği insanı delirtir.” önermesiyle yola çıkabilirsiniz. Filminizde sık sık İstanbul’un yoğun trafiğini sürekli kornaya basan az gelişmiş canlılarını dramatik bir çekimle verebilirsiniz. Ya da olayın sonuçları sizi sarsmış olabilir. “Bir dakikalık öfke hayatınızı söndürür.” Ya da “Geçmiş travmalar şiddete yol açar.” gibi temalar belirleyebilirsiniz. Bu kez katilin geçmişini anlattığınız bir senaryoya döndü. Veya daha protest bir noktadan bakıp sisteme dair bir eleştiride bulunabilirsiniz. Veya “Ayakta kalmak için güçlü olmak zorundasın.” deyip filmdeki  mağduru boks salonunda gösterip alternatif bir finalle bu kez trafikte dayak yemediğini anlatabilirsiniz. Bakın on saniyelik bir hadise ama onlarca tema ve haliyle senaryo ortaya çıktı. Kimden yanasınız? Öldürenden mi? Ölenden mi? Ölenin arabasındaki kız veya oğlan çocuğu olup onunla mı empati yapacaksınız yoksa öldürenin arabasındaki kız ya da oğlan çocuğu olup katille mi? Yoksa ikisine de eşit mesafede durup şartların sonuçları üzerine mi bir film yapacaksınız? belki de bunların dışında yoldan geçen kaygısız sürücülerden birisiniz ve senaryoyu onun üzerine yazıyorsunuz. Tema: “Günümüz dünyasında ölümler de sıradanlaştı.” Ya da tüm olayı tiktok videosuna çeken bir fenomen açısından “İnsanlık vazifesinin yerini popüler olmak için çabalamak aldı.” temasını belirleyebilirsiniz. Bakın tema olunca nasıl da senaryo ilerleme kabiliyeti kazandı. Peki aynı olayı tekrar ele alalım. Her şey gözümüzün önünde yaşandı. Şoförlerden biri arabadan indi ve diğerini lime lime etti. Siz de tema olmadan yazmaya başladınız. Olayı anlatıyorsunuz. Adam arabadan iner, diğer arabadaki cılız şöforü öldüresiye döver. Peki ya sonuç nereye bağlandı?

Zalimler kendi sonunu hazırlar, bir temadır.  Basit bir cümle gibi görünebilir. ama bu önerme üzerine üç saatlik bir dram yazılabileceği gib yirmi dakikalık bir komedi de yazılabilir. Karanlıkta Fısıldaşanlar kitabı, Stalin dönemi Sovyet Rusya’sındaki insanları dramatik bir şekilde ele alır. İnsanlar, biri duyup da ihbar etmesin diye geceleri karanlıkta konuşurlarmış. Ana eksenine bu konuyu almış bir kitap. Aynı konuyu The Death Of Stalin yani Stalin’in Ölümü filmi ise tamamen mizahı bir şekilde ele alır. Bu örnekleri verme sebebim, yazmaya başlamadan önce neyi anlatacağınız kadar nasıl anlatacağınıza da karar vermenizin gerekliliğini gösterebilmek. Ve işin özü hangi konu veya türde yazarsanız yazın, belirlediğiniz temayı sağlam bir çatışma zemiminine oturtmak zorundasınız. Bunu becerebildikten sonra gerisi gelecektir.

Konuyu Syd Field ile bitirelim: “Drama çatışmadır. Çatışma yoksa harekete geçen kimse de yoktur; harekete geçen kimse yoksa kahraman da yoktur; kahraman yoksa bir hikaye de yoktur; hikaye yoksa senaryo da yoktur.”1

  1. Syd Field, Alfa Yay., s. 40-41. ↩︎

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top